|
+ Büyük Font |
+ Küçük Font
Karar vermiştim, makalelerimde fıkraları ve yaşanmış ironi kabilinden olaylara yer vermeyecektim. Bu makalemde bu kararımdan vazgeçiyorum. Durup dururken değil tabi, mecburiyetten. Haa, benim öyle yazıyı evirip çevirerek, kenarından kıyısından, ucundan, etrafından dolanmadan, sol el ile sağ kulağı göstermeden… Öyle bir tarzım yok, ne ise o. Hani öyle allı pullu kelimelerle de ihtiyacım yok. Fikir var mı?! O da takdiriniz.
Ne mi diyorum? Arz edelim hemen; Ahmet Hakan Hürriyetteki köşesinde, Başbakan tekel işçilerinin eylemine “ideolojik” dediğini belirtikten sonra, o da TEKEL işçilerinin eylemini başörtüsü eylemine benzeterek; “ Velev ki… İdeolojik” buyurarak tiye almış, lafım ona işçi dostu kesilerek…
CHP Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, Camiyi GATA’ya benzeterek; ”Camiye ayakkabı ile girilmez!” buyurmuş…
Önce A. Hakan’a; Bu ülkede kadınların % 65 başörtülü, eğitimden sağlığa oradan da müktesep haklara kadar bir çok alanda mahrumiyetleri söz konusu, açmayayım konuyu yazmaya ciltler yetmez!. TEKEL eylemindeki işçileri ise birkaç bin, çalıştıkları iş kolu, yıllar önce kapatıldığına göre nice zamandan beri de yüksek maaş anlaktalar, çalışmadan. TEKEL işçilerine başka alanlarda ihtiyaca göre de iş verileceği beyanına rağmen, eyleme devam etmelerinin altında iyi niyet mi var? Bu eylemi başta CHP ve MHP olmak üzere, bazı örgütler de dâhil olmak üzere, senin grubun da kullanmakta, sözde destek adı altında. Hani seçimler yaklaştı ya, bir Çapanolu işin içinde var, bu fark ediliyor. “Hükümeti deviririz!” tehdidi, bunun göstergesi, “ Velev kane…” Türkçesi ile “velev ki” muhalif olsan bile bu benzetme basit, ham ve çok ucuz. Bir yerlere göz kırpıyorsun…
Mustafa Akaydın’a ise; Sana söyleyecek çok şey var, ama gerek yok buna. Camiye GATA benzetmesi ancak ve ancak senin gibi yüksek zekâya sahip olan biri yapabilirdi, ne benzetme ama, akıl dolu(!). Sen camiye gir de ayakkabı ile gir, haydi buyur!. Sözde akademisyensin, şimdi daha iyi anlaşılıyor ki; sen ve senin gibiler üniversitelerin başında olduğunuz dönemlerde, üniversitelerimiz dünya liginde ne söz sahibi olmuşlardı, peh peh peh…
Size bir fıkracık cevap yetişir, fazlasına gerek yok. Makalelerimde kullanmak istemediğim fıkraları kullanmak zorunda bıraktınız. Değerli okurlarımın affına ve hoşgörüsüne sığınarak, hâşâ min huzurdan diyerek…
Evin reisi tarlasına gider, her gün. O gün de orağı ile ekinini biçmiştir, akşama kadar yorulmuştur, eve dönüşte hanımı beyinin elinde orağı görmeyince, - Orak nerde? Diye sorar… - Yorgunluktan unuttum, sen söyleyince fark ettim şimdi… İçeri geçerler, o sırada da yabancı bir yerden misafir de gelir. Sohbet muhabbet derken, bir yandan da yemek hazırlamakla meşgul evin hanımı, sobanın üzerinde pişen yemek tenceresini bir gayretle kurulu sofraya getirmek için davranırken, bir anda boşluğuna denk gelir ve bir ses gelir evin hanımından. Bu sesi kocası ve misafir de işitir! Tabii hoş bir durum değil, utanç verici bir şey. Misafir kızarır, koca yerin dibine girmiştir sanki… Adam hanımını çeker başka bir odaya; - Çok ayıp bu yaptığın, yerin dibine girdim… Kadın sözde kendini savunma refleksi ile: - Sen de orağı tarlada unuttun? Der. Adama hayretler içinde… - Orak nerde osuruk nerde, ne alaka be kadın?!.
İşte örnekleriniz, osuruktan benzetme, “kel alaka?” cinsinden. “Eğin kafanızı tayyare geçiyor!..”
|